Doğu’dan Bir Güneş; Sadık Hidayet

sadık hidayet

“Ölüm usul usul şarkısını mırıldanıyordu; her sözcüğü tekrarlamak zorunda kalan bir kekeme gibi, tıpkı şiiri bitince başa dönüp tekrar başlayan biri gibi.”

Sadık Hidayet ismini duyduğumda aklımda kanla yazılı kelimeler beliriyor. Yaşadığı dönemde ülkesi İran’ın siyasi tutumu ve kendisinin o düzen içinde bir yer edinemeyişi her halükarda eserlerine yansıyor. Bu yansıma eserlerinde rasgeldiğim bir üslup birliğiyle sabitleniyor. Önce silik bir gölge kadar yansıyor. Tam açıklayamadığım ama orada olduğunu bildiğim bir şey gibi daha çok. Rüzgarın estiğini elimde sallanan mendilden anlıyorum. Sadık Hidayet’in birçok öyküsünün somut ve kaçınılmaz şekilde kan ve ölümle bitiyor olması beni anlatısına daha da yaklaştırıyor. Daha doğrusu yapıtlarına ilgimin artmasıyla beraber ona bu karanlık sonları yazdıran yaşamı, düşünceleri, başından geçenleri merak etmeye başlıyorum.

17 Şubat 1903’te Tahran’da doğan Sadık Hidayet mühendislik alanına yöneldi. Eğitimini almak için Fransa ve Belçika’da bulundu ve ilk hikayelerini Fransa’da geçirdiği sürede yazdı. Çizimleriyle resim sanatıyla da ilgilenmekle beraber müzik alanında Beethoven ve Çaykovski kendisi için önemli isimler oldu. Hangi toprağa adımını atsa ruhunda hep dünyada yer edinememe hissi vardı ki henüz 25’inde bir denize kendini bırakarak intihar fikrini deneyip başarısız olacaktı.


Nerede yaşıyorsak oranın coğrafyasını davranış edinmek ve eğer ki yazıyorsak da o coğrafyanın getirdiği baskın düşünce modelinden bir edinim sağlamak neredeyse kaçınılmaz. Bu davranış biçimi oluşurken ya o şeye karşı çıkarız ya o şeyi sahipleniriz, ama bir şekilde onunla ilgiliyizdir. Sadık Hidayet’in eserlerinde de doğduğu Tahran şehrine ve ülkesinin kendisinde hissettirdiği hem kişisel hem toplumsal baskıya uzanmak gerek. Çünkü İran edebiyatının uluslararası düzeyde tanınmasına önayak olmasına rağmen İran’ın politika anlayışına karşı duruşu ve ruhban sınıfına yönelik fikirleri bir tehdit olarak görülüyor olmalı ki yıllardır kendi ülkesinde yasaklı kitaplar listesinde bulunuyor. Okuruna gidişattaki terslikleri ve bir uyanış zorunluluğunu fısıldadıkça eline geçen tek şey ötekileşmesi olacak ve bu yol yeniden intihara kadar uzanacaktı.

Aylak Köpek kitabının aynı isimli ilk hikayesinde denk geldiğim o paragrafla beraber bir düşünce ışığına kapılıyorum. Özgürleşmek için yer arayan, çoğu zaman sıkışıp küçülen, sonrasında kuşkusuz cam şişede sallanan asitli içeceklerin patlaması gibi kendinden taşan yazarları düşünmeye başlıyorum. Kurmacada hayal genişliği açısından ne derece ileri gidebildiklerini fakat aynı zamanda da kafasındaki düşünceleri açıklayabilmek amacıyla mı bu yolu tercih ettiklerini, yani aslında kurmacayı gerilim yaratan bir maharet gösterisi değil de fikirlerini en rahat ve hür biçimde ifade edebileceği bir alan olarak seçmiş olabilecekleri sorusu geldi. O aylak köpek üzerinden yazarın iç dünyasına geçiş o kadar kaygan ki… Köpeğin aklından geçenleri söyleyen paragraf şuydu;

“Buradaki insanlar sahibine benzemesine benziyorlardı ama duyguları huyları davranışları yerden göğe kadar sahibininkinden farklıydı. Eskiden içlidışlı olduğu insanlar onun dünyasına daha yakındılar sanki; acılarını hislerini anlıyor onu daha çok himaye ediyorlardı.”

Paragrafta açıkça görünen şu ki sahibi hakkında düşünceleri aktarılan köpek tercihiyle aslında anlatılmak istenenin hem çok yakınındayız hem çok uzağında. Birbirinin iki sokak ötesinde ve birbirinden ırak dünyalar… Farklı sahipler, benzer suretler, bitmeyen anlaşılmak isteği… Bazı durumlarda gerçeği olduğu gibi anlatmak onu sınırlı hale getirir. O gerçeği yırtarsak daha ileri bir anlama konacağımız aşikardır. Böylelikle büyü yolunu tercih etmek zorunda kalırız. Madem bu içimizin çektiği acıyı bu biçimde anlatamıyoruz öyleyse bir köpek koyarız caddeye ve onu konuşturmaya başlarız. Biliriz ki onlar yazarının sesini en yankılı haliyle duyurmaya can atacaktır.

Sadık Hidayet’in “Doğu’nun Kafka’sı” lakabıyla anıldığını gördüğümde ister istemez bağlantı aramaya başlıyorum. Hemen ardından o ünlü böceği Gregor Samsa’yı anımsıyorum. Eğer birilerine bir düzenin bataklığından bahsedeceksek ve bunu gizlice yapmamız gerekiyorsa itiraf yüklü fikirlerimizi bir sığınağın ardına saklamak iyi bir seçim olur muydu? O fikri metnin içine bir yere koysak hem herkesin görebileceği bir düzleme hem de dikkatlice bakmadığımız sürece yalnızca bir böcekten söz eder gibi… Kurgulanan bu metinlerdeki seçili metaforlar yaratıcılık görevlerini layıkıyla yerine getirmelerinin yanı sıra yazar için de güvenli bir liman gibi gelmeye başladı. Özellikle hikayelerini anlatmak için böylesi yollar seçen yazarların biyografisine baktığımda bu tercihi yapmak zorunda olmaya hiç de uzak olmadıklarını görüyorum.

Anlatılarında çoğunlukla karakterlerin ölümleri kuşkusuzca gerçekleşiyor; yazarın elinden başka türlüsü gelmezmiş gibi… Dahası bir süre sonra okur için bildik, alışılmış bir gerçeğe dönüşüyor. Hayatımızdaki yok oluşları nasıl kabulleniyorsak hikayedekileri de öyle kabulleniyoruz. Çaresizce ve metanetle. Peki ya kendi ölümü? Gaz vanasını sonuna dek açıp havanın, yaşamın sızdığı tüm delikleri kendi eliyle tıkayıp ve sonunda… Hikayesi yine kendi eliyle mi sona yaklaşıyor? Sanki doğal bir vaka gibi, başka türlüsü elinden gelmez gibi…

Öykü

Oyun


• Sâsân Kızı Pervin 1930
• Mâzyâr 1933

Seyahatname


• Isfahan: Cihan’ın Yarısı 1931
• Islak Yol Üzerinde 1935

İnceleme-Araştırma


• Hayyam’ın Terâneleri 1923
• İnsan ve Hayvan 1924
• Ölüm 1927
• Vejetaryenliğin Yararları 1957
• Kafka’nın Mesajı 1948

Exit mobile version