Yas

Sözlükte yas: “Ölüm veya bir felaketten doğan acı ve bu acıyı belirten davranışlar” diye açıklanmış. İnsan için yas parmak izi kadar şahsiymiş. 

Herkesin hayatında ölüm nedeniyle bir giden olmuştur. Kaybettiklerimiz fiziki olarak aramızdan ayrılsa da daima bizimle yaşar. Biz aslında biraz da kaybettiklerimiz değil miyiz?

William Faulkner’in de söylediği gibi: “geçmiş asla ölü değildir… hatta geçmiş bile değildir.”

Freud sağlıklı insan nedir sorusuna “sevebilen ve üretebilen” diye cevap vermiş. Buna ilâve edilmesi gereken yegâne duygu; “acı çekebilen, yas tutabilen” olmalı.

İsmet Özel dizelerinde yas;

“Neyi bastırdıysan göğsüne.
Göğsünü soludukça büyüyen O’dur…” 

Ruhsal yara açan kayıplarımız için tuttuğumuz yasın evreleri şöyleymiş;

1- Şok olma ve inkâr (İnanmak istemiyorum, ne olur şaka olsun).
2- Kızgınlık ve öfke (Ölümüne sebep olanlara lânet olsun).
3- Depresyon (Onsuz ben ne yaparım, hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı).
4- Pazarlık (Ölmesi çok kötü ama en azından hayattayken şunu şunu yaşayıp gitti).
5- Kabullenme (İyi ki kendisini tanıdık ama ölenle ölünmez, biz yolumuza bakalım).

Yasın tüm evrelerini yaşayıp, kaybı kabullenmeyle de yas bitmiyor, kayıpları sürekli bir hatıraya dönüştürebilmek için bizi karmaşık bir uzlaşma işi bekliyor. Tam da William Shakespeare sözündeki gibi;

“Aklımız öyle savaştı ki yüreğimizle, matem içinde sağduyumuzu yitirmeden hep onu düşünmekle beraber, kendimizi de unutmayalım diyoruz artık.” 

Acılara alışılmaz diyor Ahmet Telli: 

“Ama acılara alışılmaz 
Birşeyler var değişecek 
Birşeyler var 
Değiştirmemiz gereken 
Önce acılardan başlanacak.”

Her ne kadar “Acılar paylaştıkça azalır” denilse de bu sav her zaman geçerli olmuyor. Çünkü acı daima tek başına yaşanılıyor. Kaybımızın acısı kimseyle paylaşılmıyor. 

K.Simonov da acıyı yaşatana “Bekle beni” diyor: 

“Karlar tozarken bekle 
Ortalık ağarırken bekle 
Kimseler beklemezken bekle beni.”

İnsan sevdiğini kaybettiğinde, hayatında esaslı bir değişiklik olduğunu kabul eder, yeni bir başlangıç yapar. Bu acı deneyim esnasında kendiyle, hayatla, başkalarıyla yüzleşmek ister.  Dünyadaki başka acıları, başkalarının acılarını fark eder. Başkalarının kayıplarının, başka acıların da değerini anlar. Arthur Schopenhauer acıların değerlerini öğreten şeyin kayıp olduğunu söyler: “Çoğunlukla bize şeylerin değerini öğreten kayıptır.”

Gidenin ardından gelinen taziyelerde “Herkes kendi ölüsüne ağlar” denir. Kendi ölüsüne, dolayısıyla kendi yalnız bırakılmışlığına, kendi çaresizliğine, kendi ölümüne, ölüm karşısında çaresiz kalışa. Emine Supçin her taziyede yaşananları şöyle dile getirmiş: “Dostların: “Başın sağ olsun” der, oysa sen kendi başının sağlığında değilsindir. “Ölenle ölünmez” lafları, “Hayat devam ediyor” gerçeğine dönüşürken, figanın yüksek boyutlarından cehennem basamaklarına doğru hızla yol almaya devam edersin. Sıradan bakış senin yasta olduğunu bilir ve anlar ama sen yasın ta kendisi olmaktasındır.”

Rivayet odur ki: Sevdiğini kaybedenin kalbinde kırk mum yanarmış. Yaşanan acının miktarı bu mumların sayısıyla orantılıymış. Sevdiğini kaybettikten bir gün sonra mumlardan biri sönermiş, geriye otuz dokuz mum kalırmış. Üçüncü gün bir mum daha sönermiş. Bu böyle devam edip gidermiş ta ki yüreğinde bir tek mum kalana kadar. Asla sönmeyecek olan tek bir mum kalırmış. Acının azalması doğalmış, olması gereken de buymuş zaten. Sönmesi gereken mumları tekrar yakmaya kalkışmanın, o kişiye minnet göstermek, sevgisine sadık olduğunu kanıtlamak gibi bir anlamı yokmuş. Kaybettiği insan için kendini yok eden şahıs, kaybettiği insana istemeden de olsa ihanet etmiş sayılırmış. 

Bundan böyle vazife gibi yaşayacağız. Kaybettiklerimizin hatıralarını yaşayacağız.

“Acı kaybımız yok çünkü acı kaybolmaz.”

Exit mobile version