Bu Dünyadan Bir Yavuz Çetin Geçti

Bazı insanlar sıradan olmamak için gelir dünyaya. isyan etmek için farklı olmak için hatta belki de Kazım Koyuncu’nun dediği gibi “sadece kendileri” olmak için gelirler. İnsanlığın içten ya da öylesine dilediği o barış, kardeşlik, eşitlik içinde geleceği inşa etmek bu insanların kaderine daha doğmadan yazılmıştır. İşte böyle insanlardan biri 1970 senesinde gözlerini Karadeniz dalgalarına karşı dünyaya açan Yavuz Çetin.

Tarihe adını yazdırmak misyonunda elindeki araç gitar. Cura ve bağlama üzerine bir süre çalışmış olsa da nihai dostu elektrogitar oldu. Üstün yeteneği ve tutkuyla bağlı olduğu bu müzik aleti onun hayatına yön verdi.
Henüz 17 yaşındayken lise arkadaşı Ercan Saatçi ile müzik çalışmaları gerçekleştirdi. “I Will Cry” parçası Hey dergisinin yarışmasını kazandı.


Marmara üniversitesi müzik bölümüne başlasa da müzik kariyerinin başka sahnelere evrilmesi nedeniyle tamamlayamadı. Bu süreçte Blue Blues Band isimli grubu kurdu. Grupta yer alan isimler Batu Mutlugil, Zafer Şanlı, Kerim Çaplı gibi alanında efsaneleşmiş değerli isimlerdi.


Birlikte uzun yıllar çeşitli barlarda sahne alan Blue Blues Band hala hafızalarda yer eden Türk müziğinin temel taşı sayılabilecek işlere imza atmıştır. Yavuz Çetin bu grupla hayranı olduğu Jimi Hendrix parçalarına, 70 li yılların rock-blues şarkılarına yeniden hayat vermişti.

Bu efsane grubun erken vakitte kaybettiğimiz üyeleri Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin anısına 2017 yılında Suzan Güverte yapımcılığında ve Sertan Ünver yönetmenliğinde “Blue” belgeseli çekildi.


Yavuz Çetin müziğe aşık bir adamdı. Onunla aynı dönemi paylaşma şansına erişen herkes sahnede devleştiğini, gitarıyla yaptığı doğaçlamaların başarısını, onun hislerini notalara dökerken bambaşka bir dünyaya aitmiş görünen halini anlatıyor. Ayrıca ne kadar efendi, dürüst ve profesyonel bir müzisyen olduğunu. Ayrıca yeteneği ile herkesi büyülüyordu. 2000’li yıllarda yükselen rock müziğin önde gelen pek çok ismi onu dinlemiş, ona hayran olarak yetişmişti.


Fuat Güner ile tanışması ile stüdyo çalışmalaprı ağırlık kazandı. Televizyon ve radyolar için reklam müzikleri yaptı. Sonraki yıllar içinde pek çok müzisyenin albümünde gitarıyla yer aldı.
İzel, Kıraç, Soner Arıca, Sibel Tüzün, Turgut Berkes bu isimlerden bazıları. Göksel’in “Sabır” şarkısında Türkiye’de ilk kez Talkbox tekniğini kullandı.
1996 yılında MFÖ ile birlikteliği başladı. Kendi tarzında efsaneleşmiş olan grupla birlikte turnelere çıktı, çeşitli şehirlerde konserler verdi.


Bir yazar için nasıl kitap yazmak sözlerini geleceğe bırakmak adına bir miras ve belge gibiyse bir müzisyen için de albüm aynı anlama geliyor. Notalarını anlatmak istediklerini geleceğe taşımak için. Bu istek ve amaçla geliyor gitar üstadımızın “ilk” albümü 1997 yılında.
Kendi sesini, içindeki haykırışları Türkçe sözlerle sevenlerine “ilk” kez taşıyor.

Yavuz Çetin’in temsil ettiği blues müziğin Türkiye’de en güzel şekilde hayata geçmiş hali olan bu albümde tınılarını tüm dünyaya bir armağan olarak sunarken sözleriyle de çok şey anlatmıştı. Hepsi birbirinden güzel ve duygu dolu, kulağımıza Akdeniz havasında aşk şarkıları gibi gelen ritimlerin içinde aslında Yavuz Çetin’i kendisi yapan ses ve sözler gizliydi.

“Kimse bilemez” derken aslında kendi içindeki depresif ruh halini değil tam aksine bizim içimizdeki çatışmaları anlatıyordu bize. Dünyanın kaos içindeki haline rağmen yüreğinde geleceğe dair umut olan tüm insanların diliydi o. Dışarıdan bakınca hepimizdik “su gibi akıp giden hayatta değişen yüzler, değişen insanlar” Kalbimizin taa derinlerinde yaşattığımız düşlerimizi, hislerimizi çok uzaklarda da olsa paylaşan duyan bir nefes olduğu umuduydu. “gerçek, hayal, oyun oynayan her kimse” bilemezdik işte güzel olan şeylerin neden çabuk bittiğini bilemediğimiz gibi.


“Gecenin renginde” geçen düşlerindeki gizemli dünyaya bizi davet ediyordu. Ruhlarımızın aslında yeryüzüne değil yıldızlara ait olduğunu haykırıyordu bize gitarının en asi tonlarıyla. Önümüzde engel kalmaması için kırmamız gereken zincirler neydi? Bunları düşündürdü bize.
Aynı albümdeki tüm sıcaklığıyla hayatına ve rüyalarına giren aşkını anlattığı “onun şarkısı” parçası aşkı en güzel duyguyla anlatıyordu içimizi titreten notalarıyla.


Şimdi söyleyin “şarkılarıyla mutluluğu yaşayıp ağlamayı sevmediğini” anlatan, herkes ona sırtını dönse de tüm karanlıklar içinde bir umut olduğu inancını açıkça ortaya koyan, bugünün telaşlı insanlarına ders verircesine “geçmiş için hayıflanmayıp, gelecek için kaygılanmamak” felsefesini en net biçimde ifade eden gencecik bir adam mı dünyaya küsüp kendini denize atacak?

Herkes onun neşesini, heyecanını hayata deli dolu sarılışını anlatıyordu. Küçük oğlu Yavuzcan dünyaya geldiğinde kim bilir ne çok mutlu olmuş geleceğe dair nasıl hayaller kurmuştu. “Kimse Bilemez”

Bu heyecanla 4 yıl sonra ikinci albümü için stüdyoya girdi. İsmi “Satılık” olacak olan ikinci solo albüm için her şey hazırdı.
“Satılık” albümündeki tüm parçalar da kısa süreli ruh hallerinden ziyade Yavuz Çetin’in 30 yıllık yaşamı süresince gördüğü, hissettiği, deneyimlediği her şeydi. İçindeki o gizemli dünyaydı, hayata bakışıydı. Dünyadaki haksızlığa, adaletsizliğe, yoksulluğa karşı isyanıydı şarkıları. Bu yüzden özellikle bu albümde yer alan şarkılar onun ölümünü dramatize edecek şekilde değerlendirilmemeli, arka planında işlenen satır aralarıyla okunmalı, dinlenmeli diye düşünüyorum.


“Cherokee” şarkısında anlattığı belki kendisiydi ama daha çok bizdik yanımızdan son model arabalar geçerken cebimizde ay sonuna doğru kalan 3-5 kuruşun hesabını yapan. Ve bu şarkıda öyle bir cümle var ki o sayfalarca anlatmaya uğraştığımız her şeyi bir filozof bilgeliğiyle ve oldukça net biçimde ifade ediyor; “herkesin derdi AYRI, herkesin derdi AYNI” diyor Yavuz Çetin her dönemde.


Gel de “bul beni” derken nereye gittiğini, kime güveneceğini bilmeyen kendi boşluğunda kaybolmuş çaresiz bizlerin feryadıydı seslendirdiği.


“Benimle uçmak ister misin?” teklifinde yine ruhlarımızın gerçekten ait olduğu yere yıldızlara göklere bir davet vardı bizi bekleyen rüzgâra doğru. Günlük koşuşturmalarından, sevgisiz insanlarından, adaletsizliklerinden bıkıp usandığımız dünyadan bir süre için ayrılmayı kaçımız istemedik ki?


Herkesin kendine biçilen rolü oynadığı oyuncak dünyada kendisine ait olmaktan derin üzüntü duyduğu şey salt şehir olan İstanbul olamazdı. İstanbul özelinde onun simgeleştirdiği şey bu isyan ettiği sistemdi işte. Huzursuz insanların, sıkıntılı arkadaşlıkların, donuk dostlukların dünyasıydı bahsettiği, hepimizin içinde ezildiği o vahşi dünyayı anlatmıştı işte açık açık. Tüm mücadelesini belki de özetleyen bu şarkıda kendisi olarak temsil ettiği umuda da yer vermeyi unutmamıştı. “biz artık yaşamayan insanlar İstanbul’a ait olmuşuz” derken hemen arkasından “hala yaşayan bir şeylerin” varlığından da söz ederek güç vermişti bu sözlere kulak verenlere.


Ve aynı anlatış kaygısıyla yazılmıştı eminim “Yaşamak istemem”. Düzenin dişlileri arasında ölmüş ruhlarımızı ve yaşadıklarımızı anlatıyordu tüm çıplaklığıyla. “Bize öğretilen, önerilen işe yaramaz çöplüğü” dayatılan yaşantıyı sessizce kabullenip yaşarken ruhsuzlaşan, hissizleşen kalplerimizi sorgulamamızı istiyordu. Onun da yaşamak istemediği dünya değil bu düzendi. Hepimizin el birliğiyle kurduğu bir yerinden bir şekilde bir parçası olduğu bu kirli düzen. Ve buna karşı koymadığımız sürece yaşayamayacaktık kendimiz olarak. Onlardan biri değil biz olamayacaktık.

31 yıllık kısacık yaşamına işte bunları ve çok daha fazlasını sığdırmıştı Yavuz Çetin. Kendini o berbat 15 Ağustos günü boğazın sularına bıraktığında aslında vazgeçmişlik değil bir yenilmişlikti belki hissettiği “Kimse bilemez” Dünyanın onu görmeyişine, adaletsizliğe, her gün on binlerce insanın maruz kaldığı zulme, haksızlığa bir yenilgi..

Bu düzen onu bir 15 Ağustos akşamı sevdiklerinden, başarılarla dolu bir gelecekten, evladından ve çok sevdiği gitarından ayırdı.
Bir Yavuz Çetin’i daha getiremeyiz dünyaya ama onun heyecanını, inancını taşıyan ruhu özgür çocuklar yetiştirebiliriz ki onlar bizim gibi kaderinde aydınlığı getirmek olan kahramanların katili olmasın, ruhlarının ait olduğu yıldızlar gibi parlasınlar geleceğe hep birlikte, ışıl ışıl. İşte o zaman huzur bulur bir parça gökten bize bakan altın çocuk…

Yazıda yer alan bazı kısımlar Sibel Karagöz tarafından yazılmış “Bu Toprağın Çağdaş Ozanları” kitabındaki “Gitarın Altın Çocuğu Yavuz Çetin” bölümünden alıntılanmıştır.



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir