Screenshot

Kendime Düşünceler

Bazen etrafıma bakıyorum ve herkesin kendi hayat filmini oynadığı dev bir sette gibi hissediyorum. Herkes başrolde, herkes repliğini söylüyor, herkes öne çıkmak istiyor. Ama ilginç olan şu: sahneler çarpışıyor ama kalpler bağ kurmuyor. Modern dünyada ilişki kurmak giderek zorlaştı. Birileriyle yan yana geliyoruz, konuşuyoruz, kahve içiyoruz, hatta gülüyoruz. Ama sonra ayrıldığımızda içimizde koca bir boşluk kalıyor. Gerçek bağ kuramıyoruz. Sanki hepimiz görünmez camların arkasındayız. Görünüyoruz ama dokunamıyoruz.

Bu bağ kuramama hâlinin temelinde bence bireysellik var. “Kendin ol”, “Kendin için yaşa”, “Önce sen” gibi cümlelerle büyütüldük. Bu cümleler ilk başta özgürleştirici gibi görünse de, fazlası yalnızlaştırıyor insanı. Çünkü ilişki kurmak, bazen kendi filmini biraz arka plana atmayı da gerektirir. Karşındakine yer açmayı, onun hikâyesini de dinlemeyi, hatta gerekirse senaryoyu birlikte yeniden yazmayı. Ama biz o kadar kendi hayatımıza odaklandık ki bir başkasının acısını duyamaz, sevinciyle tam olarak coşamaz olduk.

Bir de tabii sosyal medya var. Artık insanlar kendilerini ifade etmek yerine performans sergiliyor. Paylaşımlar, filtreli duygular, sahte yakınlıklar… Her şey çok hızlı, çok yüzeysel. Görüyoruz ama tanımıyoruz. Birinin kahvesinin köpüğünü, gün batımında çektiği fotoğrafı biliyoruz ama en son neye ağladığını bilmiyoruz. Gerçeklik, estetik bir hikâyeye dönüştü. Ve bu yüzden gerçek temas kurmak neredeyse imkânsızlaştı. Herkes çok meşgul, herkes çok “yoğun” ama bir o kadar da duygusal olarak ulaşılmaz.

Yüzeysellik sadece sosyal medya sınırlarında da kalmıyor. İnsanlar derinleşmekten korkar oldu. Kimse acısını açmak istemiyor çünkü “çok yük olma” kaygısı var. Kimse kırılganlığını göstermiyor çünkü “zayıf görünme” korkusu var. Oysa bağ dediğimiz şey, tam da bu zayıflıkların içinden filizlenir. Yaraların birbirine dokunmasından, eksik tarafların birbirine yaslanmasından doğar. Ama herkes güçlü görünmeye çalışınca, ilişkiler yüzeyde kalıyor. İyiyim yalanıyla dolup taşan mesaj kutuları, içten olmayan gülüşlerle geçiştirilen karşılaşmalar… Gerçeklik yerini role bıraktı.

En tuhafı da şu: herkesin başrol olduğu bir yerde aslında kimse gerçekten görünmüyor. Çünkü herkes kendi filmini oynarken, kimse bir diğerinin filmine figüran bile olmak istemiyor. Ve bu da bizi yalnızlaştırıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlık çekmemizin sebebi bu. Hepimiz izleniyoruz ama anlaşılmıyoruz.

Ben artık biriyle bağ kurduğumda sahici şeyler arıyorum. Maskesiz cümleler, içten suskunluklar, duru bir göz teması… Bir şeyleri anlatmak zorunda kalmadan da anlaşılmak. Duyguların performansa dönüşmediği, insanın sadece insan olarak var olabildiği anlar. Bu anlar artık çok az. Belki bu yüzden bu kadar kıymetli.

Bence gerçek bağ kurmak hâlâ mümkün ama zor. Çünkü modern insanın önce kendini durdurması gerekiyor. Dinlemeyi öğrenmesi, karşısındakini sadece anlamak için susması gerekiyor. Ve belki de en önemlisi: kendi filminin sesini biraz kısmayı göze alması gerekiyor.