Mitoloji Severler İçin Bir Neil Gaiman Harikası: Amerikan Tanrıları

Mitoloji Severler İçin Bir Neil Gaiman Harikası: Amerikan Tanrıları

Fantastik edebiyat denilince akla ilk gelen isimlerden birisi hiç şüphe yok ki Neil Gaiman’dır. Mitolojilere, mistik hikayelere ve kadim anlatılara duyduğu ilgisiyle ün salmış yazarın en meşhur eseri ise Amerikan Tanrıları’dır. Öyle bir eser düşünün ki çıktığı yıldan itibaren hem bilim-kurgu hem de fantastik edebiyat alanında “Hugo, Nebula, Locus, Bram Stoker, SFX Ödülleri” kapsamında en iyi roman ödüllerini alsın. Neil Gaiman’ın muhteşem anlatımıyla bezenmiş, Dünya mitlerinin eşsiz meyvesi bu kitapla herkesin tanışması gerektiği bizce aşikar!

Tanrılara, Mitlere ve Amerikan Kültürüne Karşı Cüretkâr Sorular:

İnsanlık, kadim çağlardan bu yana yaşama tutunabilmek için bir şeylere ihtiyaç duydu. Ciğerlerine dolan nefes, karnını doyuran yemek, hücrelerini besleyen su, vaktini geçirdiği bir eş, bir dost ve tabii pekala altına girdiği bir çatı. Fakat en önemli ihtiyacı şüphesiz Tanrı idi. Çünkü dünya büyüktü ve insanın doğasını zorlayacak kadar kudretliydi. Dünya’nın zorlayıcı kudretini ise ancak cesaret göstererek aşabilirlerdi. Bu cesareti ise onlara Tanrılar verdi. Kuzeydeki deniz yağmacıları gemilerine yerleşmeden önce Gök Gürültüsü Tanrısına yalvardılar ve savaşmadan önce ölümleri ve zaferleri Her Şeyin Babasına adadılar. Kadim çağlar boyunca doğaya, insanlara karşı cesaretlenmek için kendi Tanrılarını var ettiler. Onlar insanlara cesaret veriyordu, insanlar ise onlara dua ediyordu ve her Tanrının isteği farklıydı.  Neil Gaiman ise mitlere ve tanrılara şu cüretkâr soruyu sordu: insanlığın gelişen aklı, gelişen medeniyeti, gelişen bilimi ve sanatı karşısında ne yapacaksınız?

Bu sorunun sorulmasıyla birlikte karşımıza insanlığın gelişmiş, cesur medeniyeti, bilimi, teknolojisi, sanatı içerisinde sıkışıp kalmış, unutulmuş Tanrılar çıktı. Bu tanrılar diğer tüm insanlar gibiydiler fakat aynı zamanda hepsinden farklıydılar. İnsanı kolayca deviren şeyler belki onlara zarar vermiyordu fakat hiçbirinin eski ihtişamı kalmamıştı. Hepsi varlıklarını sürdürebilmek için bir şeylere muhtaçtı. Kimi şehir şehir dolaşan bir üçkağıtçıydı, kimi ise fedai. Kimi eski şehvet tapınaklarının kudretini hissetmek için hayat kadınlığı yapıyordu, kimiyse en iyi yaptığı iş öldürmek olduğu için bir sığır mezbahasında çalışıyordu.

Bütün bu hikayenin geçtiği yer ise Amerika, fırsatların, zenginliğin; yeri geldiğinde ise acıların ülkesi. Bu tanrılar bu topraklara farklı diyarlardan geldiler. Kimini yağma için gelen Vikingler getirdi, kimini binlerce yıl önce gelen tüccarlar. Kimini kaşifler getirdi, kimini ise köle tüccarlarının zulmü altında kıvranan acı içindeki insanlar taşıdı. Bu Tanrıların her birinin geçmişi, hikayesi ve kudreti farklıydı, fakat tek ortak yönleri vardı, onları bu topraklara getirenler, onları unutmuştu. Çünkü insanlığın kendi oluşturduğu Tanrılar yükseliyordu. Yeni tanrılar; demiryolu, medya, teknoloji, internet ve daha nicesi. İnsanlar artık daha cesurdu, daha kudretliydi ve dua etmeye ihtiyaçları yoktu. Eski Tanrılar ise unutulmuştu ve kudretleri sönmüştü.

Zenginliklerle Dolu Hikayede Karşımıza Hangi Mitler Çıkıyor?

Neil Gaiman’ın mitoloji bilgisi engin bir deniz, mitolojilerini eserlerine ince ince işlemesi ise hayranlık uyandıran bir ustalık. Amerikan Tanrıları kitabının kurgusu ise A.B.D gibi birçok kültürü, ırkı, dili içerisinde barındıran bir ülkede geçiyor. Haliyle her kültürün farklı mitleri var. Neil Gaiman’ın da hayranlık güttüğü İskandinav Miti, hikayenin merkezinde diyebiliriz. Bizi Marvel Çizgi-romanlarındakilerden daha farklı tanrılar karşılıyor. Daha karanlık, daha soğuk, daha acımasız ve daha kurnaz Asgard Tanrıları. Onları gerçek mitlerdeki gibi tasvirleriyle böylesi bir hikayede okumak ise insana eşsiz bir keyif veriyor. Kadim Slav Mitolojisi, Alman Mitolojisi, Anglosakson inançları ve tabii ki de İrlanda’nın cücelerle, cinlerle dolu tasvirleri çıkıyor karşımıza. Kadim Orta Doğu, Arap inançları ile çöl havasını hissederken, Mısır’ın kudretli tanrıları ile zenginliği, bilgiyi ve güneşin sıcaklığını hissediyoruz. Kadim Hint ve Güneydoğu Asya mitolojileri ile mistisizmi yaşarken, dansı ve müziği seven tanrıları için, işkencelere rağmen dans eden Afrikalı kölelerle hüznü yaşıyoruz. Bütün bu zenginliği ise Neil Gaiman, yorucu olmayan ama sınırları zorlayan anlatımı ile sunuyor bizlere.

Bay Çarşamba ve Mücadelesine Dair:

Kitabın ana karakteri olmasa da benim için hikayenin merkezindeki karakter Bay Çarşamba’dır. Bu tanrı, ilk etapta karşımıza kudretini gizleyen “Çarşamba” ismiyle çıkıyor. Fakat mitoloji bilen herkesin çabukça kim olduğunu anlayabileceği bir tasvir. İri bedeni, özenli giyimi, ak düşmüş kısa sakalları, her insanı cezbeden cazibesi, hırıltılı sesi ve hem insanların, hem tanrıların saygı duyduğu aklıyla çok kudretli bir isim. Eski Tanrılar içerisinde su götürmez bir gerçektir ki sözü en çok dinlenen ama hiç kimsenin güvenmeye kolayca yanaşmadığı kişi. Öyle ki her cümlesinde bir üçkağıtçılık, bir kurnazlık aramamak mümkün değil. Bu üçkağıtçı Tanrının mücadelesi, görüldüğü kadarıyla diğer bütün Eski Tanrıları birleştirmek ve insanlığın yükselttiği yeni tanrılara karşı savaştırmak. Eski görkemli zamanların geri gelmesi için karşı tarafın kudretini yok etmek ve insanlığın yeniden tapınmasını sağlamak. Fakat Neil Gaiman, hepimizi kimsenin kolayca tahmin edemeyeceği bir sonla karşılaştırıyor.

KİTAPTA İŞLENEN AMERİKAN KÜLTÜRÜ:

Neil Gaiman’ın en sevilen, hayran kalınan noktalarından birisi ise şudur: yazacağı yeri görmesi, yaşaması. Britanya’da yaşayan bir yazarın Amerikan Kültürünü, o ülkenin yapısını anlayabilmesi ve kitabına işleyebilmesi için farklı yollar vardır elbet fakat Gaiman, en güvendiği yolu seçiyor ve bir yıllık uzun bir yolculuğa çıkıyor. Kurguladığı hikayenin başlangıç noktasında başlayan bir gezi güzergahı planlıyor ve uzun bir zaman boyunca, orada karşılaştığı insanlarla da iletişim kurarak bütün bu güzergahı dolaşıyor. Kimi zaman kiralık araçlarla, kimi zaman trenle, kimi zaman otobüsle ve kimi zaman otostopla. Geniş otobanlar, kasabalar arası toprak yollar, Las Vegas’ın kumarhaneleri, yolda karşısına çıkan barlar, kaldığı oteller, yemek yediği restoranlar, kiraladığı daireler ve tabii ki gezmeye değer gördüğü turistik yerler. Gittiği, gördüğü, hissettiği bu mekanların hepsi hikayede yer alıyor ve karşılaştığı bütün kültürel değerler hikayeye ince ince işleniyor. Kitaptaki Bay Çarşamba ve Gölge’nin izlediği bütün yollar, kaldıkları bütün yerler, yemek yedikleri restoranlar… Hepsi gerçek! Öyle ki Dünya’nın en büyük atlı karıncasının bulunduğu “Kayadaki Ev” bile gerçek. Belki bu eşsiz kitabı okuduktan sonra hikayeyi rehber alıp bütün o güzergahı gezebilir ve Bay Çarşamba’nın diğer tanrılarla buluştuğu barlarda, onun en sevdiği viskiden içebilirsiniz.

2017 YILINDA DİZİYE UYARLANDI:

Böylesi hikayeler böylesi değerleri hak eder. Bu eşsiz kitap, STARZ şirketi tarafından aynı adla diziye uyarlandı ve dizinin ilk bölümü 2017 yılında yayınlandı. Halen de devam etmekte. Kaliteli, ilgi çekici bir fantastik yapım arayan diziseverler için güzel bir seçenek olabilir. Fakat her şeyden önce kitabı alıp okumanızı, bu güzel eseri tanımanızı çok isterim.

 

Daha Fazla İçerik
Sahipsiz Bir Şiir