Şehrin Genç Şairi Güney Marlen

Şehrin genç şairi diyebiliriz onun için. Kendi deyişiyle Fikret Kızılok şarkısı tadında biraz naif biraz romantik şarkılarıyla tanıdık bu güzel insanı. Spotify’daki üçüncü yeniler listesinin olmazsa olmazı. Bu tanımlamadan memnun olup olmadıklarını bilmiyorum ama gerçekten biz yeni neslin sesi olmayı başardılar. Onların en başarılı olanlarından biri Güney Marlen. Neden bu kadar çok sevdik onu? Çünkü bizim neslin ve bizim şehrin ozanı oldu. Bizim dertlendiklerimizi, sevindiklerimizi, aşklarımızı, acılarımızı, özlediklerimizi anlattı.  Onu şarkılarıyla biraz daha yakından anlatmak istedik bu yazıda

Çocukluğundan beri hikaye, şiir yazma, karikatür çizme gibi işlerle meşgul olurmuş. Abileri dolayısıyla tanıştığı gitar ona yeni bir kapı açmış. Şarkı yazarak, çalıp söyleyerek kendini anlatabileceğini fark etmiş. İyi ki..  O günlerden beri hayatından, gördüklerinden, yaşadıklarından hikayeler biriktirmiş ve yazmış.

2008 yılında kendisi gibi müziğe gönül veren Eda Baba ile tanışıyor ve birlikte Eski Bando grubunu kuruyorlar. Yıllarca birlikte çalıp söylüyor bu güzel ekip. 2014 yılında “Renkli Şeyler” isimli bir albümle “Merhaba” diyorlar. Adı kadar renkli bir albüm bu. Hem de “Biz dünyayı değiştireceğiz.” diyecek kadar da cesur.  Albümün tüm şarkılarında Güney Marlen imzası var.  Hala dönüp dönüp dinlediğimiz müthiş keyfili şarkılar.

2016 yılında  hikayelerini kendi ismiyle derliyor ve “Şişelere Mektuplar” diyerek insanların gönül denizlerine bırakıyor. Kalbi onun kadar nazik insanların kıyılarına vuruyor o şişelerin içindeki mektuplar. Öyle isabetli bir isim ki aslında Güney Marlen şarkıları öylesine dinlenip geçilecek sesler değil. Satır satır okunacak mektuplar her biri.

Kendisi de bu albümle ilgili şunları söylüyor bir röportajında;

“ Şişelere Mektuplar edebi yanı olan bir albüm. Müziği ile beraber sözleri de üstünde düşünülerek yapılmış bir albüm.

Ben o yüzden mektuplara benzetiyorum o şarkıları. Sözler de uzun uzun.

O mektupların da şişelere konulup denize atılmış şarkılar olduğuna inanıyorum.

O şarkılara ulaşan ulaşacak, denize atılan şişelerin kimi insanlara ulaştığı gibi. Benzetme buradan geliyor.”

O zaman  yürek kıyılarımıza vuran o mektupları okuyalım hadi.

Pek çok kimseye uzak olan duygularımıza sığınırken bize gülenlere inat “yangın anında ilk kurtarılacak şey”  oldu mavi kazaklarımız. Artık deniz görünmeyen pencerelerimiz olsa da o denizleri kalbimizde yaşattık. Çocukluğumuzdan kalan özlemlerimizi bu şarkıyla hatırladık. Sahi ya, çok mu mutsuzdu bu dünya biz de payımıza düşeni aldık?

“İsmi gölge” olan arkadaşını anlatırken bir yandan çiçek çocukların hep solduğundan yakınırken bir yandan da yine güler umuduyla kalbine susma diyor nazik şairimiz. Susmayız, en yalnız zamanımızda gölgemizi dost, yankımızı ses eder hayata sarılırız. Ve faili pek de meçhul olmayanları asla unutmayız.

Hepimizin telaşla koşturduğu şu hayatta  “Yanılmışım çok üzgünüm.” dediği zamanları oldu mutlaka.

Peki ya Şarapçı Remzi amca’nın hikayesine ne demeli? Başlı başına bir roman karakteri. Öyle ya komşuluğun, dayanışmanın kalmadığı mahallelerimizde ne olacak bu dünya diye kara kara düşünenlere ihtiyaç yok mu sizce de? Şarkıyı dinledikçe çok seviyoruz Remzi amcayı. Onun yakınlarında koşuşan çocuklar oluveriyoruz. Ve hüzünlü sonuyla üzülüyoruz. Gerçekte hem var hem yok olan bu adamı her dinleyişimizde saygıyla anıyoruz.

Dünyanın dosta inanıp aldanan tüm Sezar’ları hadi bu şarkıda birleşelim. Pişmanlıklarımızı haykıralım utanmadan. Bağıralım yalnızlığımızı, aşklarımızı. Yazıp yazıp çöpe attığımız mektuplarımızı çıkaralım ortaya. Onları içtiğimiz şişelere koyup yeniden bırakalım engin denizlere.

Dedik ya bizim neslin bizim şehrin ozanı Güney Marlen. Biz kim miyiz? Beden eğitimi dersinde koşup oynama hayaliyle yaşarken matematik dersi sıkıcılığına mahkum edilmiş bir nesiliz. İmkansızlığı öğrettiler bu derslerde bize. Bu yüzden dertlenince buna sessizliğimiz. Güney Marlen işte bu kritik çocukluğumuza iniyor ve bizim söyleyemediklerimizin şarkısını çalıyor.

Gökyüzü kuşların, Denizler balıkların, Yeryüzü karıncaların, Yalanlar insanların.

Diyor. Ve yine de bunca sıkıcılıkta bir teneffüs ferahlığı bırakıyor şarkının sonuna

“Hayal edebildiğim kadar yaşamaktayım”

“Kaldırımları işgal eden arabalar” müthiş bir sistem eleştirisi. Söylenecek onlarca şeyi hızlıca ve bunca etkili biçimde sadece üç dakikaya sığdırabilmek…Ne söylesek az bu şarkıyı defalarca defalarca dinlemek gerek.

 Bu şarkı ile ilgili kendi düşüncelerini Güney Marlen’in ağzından dinleyelim. Evrensel.net ile yaptığı röportajda şöyle diyor;

“Kaldırımları İşgal eden Arabalar” benim için küçük ufak bir manifesto oldu. Eğlenceli bir manifesto. Gerçekten benim o dışarı çıkması gereken enerjime yol gösteren bir şarkı oldu. Şarkı ortaya çıktığında “Evet tam da bunu anlatmak istiyordum.” dedim. Gürültü kaosu, nefes alamadığımız bir ortam, insanlar birbirlerine saygı gösteremeyecek kadar çoklar, küçücük alana sıkışmışlar, hava alamıyorlar, denizi göremiyorlar daha bir sürü şey… O kadar büyük bir kaos ki İstanbul ve bir çok yer. Biyolojik olarak en büyük ihtiyacımız daha konforlu bir yaşam, daha oksijenli bir yaşam, daha gürültüsüz bir yaşam. Bir defa geliyoruz bu hayata biraz nefes alabilmek hakkımız.

Yine de tekrar edelim safımız belli olsun araba kornalarına karşı kuşların, boğa güreşinde boğanın tarafındayız. Ayrıca bu şarkı Teoman’ın 24 Haziran 2016’daki Harbiye konserinde Güney Marlen’i sahnesinde konuk ettiği iki parçadan biri.  Böyle güzel bir şarkıyla nefes almamızı sağladığı için biz de kendisine teşekkür edelim yeniden.

“Buğulu camlardan” bakarken “bir şeylerin eksik”liğini hissettiğimiz hüzünlü anlarımıza eşlik ediyor albümün diğer melodileri. “Dibe vuran son üç kişiden biri” biz olabilir miyiz dedirtiyor tüm sözleri. Neyse sonuçta “hangimiz önce ölürse” o az sevecek. O zaman vakit varken doya doya sevmeli.

Güney Marlen’in kişisel hikayesine devam edersek 2016 yılında yayınlanan bir de Eski Bando albümü var. “İstanbul, Beyrut, Paris” Renkli Şeyler’e göre daha sakin ve hüzünlü şarkıların yer aldığı bu albüm grup ile birlikte yapılan son albüm olarak yerini alıyor raflarda. Güney Marlen yola tek başına devam etme kararı alıyor. Böyle bir süreç sonrasında nihayet 2019 yılında “Boş Lunapark” albümü geliyor.

Bir önceki mektupları alanlar olarak bahsi geçen boş lunaparkta toplanıyoruz. Orada gezinen şairimiz bizi bekliyor yeni hikayelerini anlatmak için.

“Vicdanla akıl arasında” olan yerimize dokunuyor Güney Marlen ve unutmamız gerekenleri hatırlatıyor bize. Sadece aşk acıları değil; topraklarımızın, dünyamızın yaşadığı tüm acıları dertlenmemizi istiyor. Gönlümüze, mantığımıza, vicdanımıza sesleniyor.

Son zamanlarda en bilinen şarkısı belki herkese “Nasıl düştüm bu derde?” dedirten parça. Hepimizin dertleri var elbet. Küçük büyük kendimize göre. Kişisel hayatlarımızda olmasa bile dünyanın derdi bitmiyor bir türlü. Dolayısıyla her daim biraz hüzünlüyüz. Haliyle Güney Marlen ile birlikte bağıra çağıra sormayı seviyoruz “Nasıl düştük bu derde” Hepimiz bu sorunun hiç bulunmayacak cevabını arıyoruz.

Bir Kızılok şarkısı gibi romantik bir yanı var “Kokun Var Evde”nin. Öyle hoş, öyle naif, öyle zarif.

Bu naifliğin hemen ardından ise sanatçımızın en sert deyişini duyarız. Sert dediğime bakmayın. Haksızlıklara vefasızlıklara  “Siktir et!” diye isyan ederken bile kibarlığından bir şey eksilmez. Tek istediği kalbinin kırıklığını anlatmaktır. Ortamlarda pek doya doya söyleyemesek de günlük hayatımızda karşımıza çıkan can sıkıcı çok şeyin ardından tüm gün kafamızın bir yerinde “Siktir et bu dünyayı!” diye avuturuz kendimizi.

“Her şeyi sahte” olan yalnızca elleri süt gözleri karamel sevgili mi? Sabahtan akşama kadar gördüğümüz, karşılaştığımız tüm insanları bir gözden geçirsek anlayacağız. Gülüşler, sevgiler sandığımız kadar gerçek mi?  Bunu anladığımızda daha bir içten eşlik ediyoruz nakarata.

E bu sahte dünyayı nasıl kaldıralım başka türlü deyip kendisiyle birlikte dünyayı da sarhoş ediyor. Ve hemen arkasından gerçekten sevmeyen tüm insanlara sesleniyor yeniden: “Dokunmasınlar Bana.”

Dünya ile dertleri bitmiyor bir türlü. Her şeyin ve herkesin saçma olduğu dünyayı kahpelikle suçlarken çok da haksız değil ya. Bunca kötülüğün, zulmün, adaletsizliğin yaşandığı dünya kahpe değil de nedir?

Artık takma dese de bunun mümkün olmadığını kendi de bilir. Bir kere düştük bu derde unutup bir şey yokmuş gibi davranmak bize göre değil.

Yılların tüm hüznü de bir kere de geçecek gibi değil. Ve hayallerimizin bizi terk edeceği yok. Kendimizi böyle böyle kaybettik. Tüm olan biteni bir kenara koyup unutmak da olanaksızdı üstelik. Bu yüzden defalarca Güney Marlen dinledik. Ve biz onu çok sevdik.

”Aa ben şarkı yazıyorum, ne keyifli iş bu!” diyerek başlamış işe. İyi ki başlamış. İyi ki kendini anlatmış bu yolla bize. Hem de tüm hızıyla devam ediyor üretmeye. O söyledikçe biz devam edeceğiz dinlemeye. Derdini, kavgasını, acısını, sevincini, hüznünü bölüşmeye. Kendi hikayemize onun sesinden kulak vermeye.

Mektuplarının ulaştığı yüreklerden sana sonsuz teşekkür, sevgi ve minnetle…

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla İçerik
Çocuk Ruhlu Bir Hayalperestin Hikayesi: Amélie.